Adalet, sessiz kalanların da hakkını korumakla yükümlüdür.
Bu yazıda, HMK m.128 ve HMK m.266 hükümlerini birlikte değerlendirerek, ispat yükü, inkâr karinesi ve hakimin kendiliğinden bilirkişiye başvurma yetkisi konularında hem hukukçulara hem de vatandaşlara yol gösterici bir çerçeve sunacağız.
İspat yükü, hukuk yargılamasının en temel direklerinden biridir.
Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi ve HMK’nın 190. maddesi açıkça belirtir:
“Herkes iddiasını ispatla yükümlüdür.”
Yani, bir kimse “benim hakkım var” diyorsa, bu hakkın varlığını ortaya koymak da onun sorumluluğundadır.
Bu kural, taşınmazın devri, sahte belge iddiaları, inançlı işlem veya muvazaa davalarında da aynen geçerlidir.
Dolayısıyla, bir kişi tapu iptali veya tescil talebiyle mahkemeye başvurduğunda, dayandığı hukuki ilişkinin gerçekten varlığını kanıtlamak zorundadır.
Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 128. maddesi bu konuda kesindir:
“Süresi içinde cevap dilekçesi vermemiş olan davalı, davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü vakıaların tamamını inkar etmiş sayılır.”
Bu hüküm, uygulamada “inkâr karinesi” olarak adlandırılır.
Yani davalı, cevap dilekçesi vermese dahi, iddiaları otomatik olarak reddetmiş sayılır.
Bu şu anlama gelir:
Bir davalı, sessiz kaldı diye “kabul etmiş” sayılmaz.
Mahkeme, “cevap vermemiş” diye davacının iddialarını ispatlanmış kabul edemez.
Aksine, davacının iddialarını delillerle kanıtlaması gerekir.
Bu kuralın amacı, yargılamayı tek taraflı beyanlarla şekillenen bir mekanizmaya dönüşmekten korumaktır.
Belge sahteciliği, yargılamanın en ciddi iddialarındandır.
Zira mahkeme, sahte bir belgeye dayanarak hüküm kurarsa, adaletin özü zedelenir.
HMK m.266 ise bu konuda hâkime açık bir sorumluluk yükler:
“Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir.”
Yani hâkim, taraf talep etmese bile — “yahut kendiliğinden” — belge, imza, teknik inceleme gerektiren durumlarda bilirkişi incelemesi yaptırabilir (ve kimi zaman yaptırmak zorundadır).
Bu hüküm emredici niteliktedir.
Özellikle sahte imza, fotomontaj, el yazısı, belge sahteciliği veya teknik tespit gerektiren konularda mahkeme resen hareket etmeli; adaletin ortaya çıkması için bilirkişiden görüş almalıdır.
Eğer bir davada hakkınızda sahte veya çelişkili bir belge kullanıldığını düşünüyorsanız:
Cevap vermemiş olsanız bile, iddiaları inkâr etmiş sayılırsınız.
Karşı taraf, o belgeyi gerçek ve geçerli olduğunu ispat etmek zorundadır.
Mahkeme, belge üzerinde teknik bir tartışma varsa, bilirkişiye başvurmakla yükümlüdür.
Bu nedenle, “nasıl olsa cevap vermedim, davayı kaybettim” düşüncesi hukuken yanlıştır.
Zamanında yapılan bir itiraz veya yeniden yargılama talebiyle bu tür yanlış kararların düzeltilmesi mümkündür.
Avukatlar açısından da önemli bir noktayı vurgulamak gerekir:
Mahkeme, HMK m.266 kapsamında bilirkişi atamamışsa ve dava teknik nitelikli belgeye dayanıyorsa, bu durum temyiz veya istinaf aşamasında bozma sebebidir.
Yargıtay içtihatları bu konuda tutarlıdır:
"Özel ve teknik bilgiyi gerektiren konularda hakim şahsi bilgisi ile sonuca gidemez." ve “Belgenin sahte olup olmadığının tespiti teknik bilgi gerektirdiğinden, mahkemenin bilirkişi incelemesi yaptırmadan karar vermesi usul ve yasaya aykırıdır.”
Yargılamada sessizlik, her zaman kabullenme değildir.
Bazen bir savunma stratejisi, bazen bilgi eksikliği, bazen de yanılgıdır.
Ancak hukuk, sessiz kalan kişiyi cezalandırmaz — aksine, hâkime ve davacıya doğruyu bulma yükümlülüğü yükler.
Bu nedenle unutulmamalıdır:
Adalet, yalnızca konuşanların değil, konuşamayanların da hakkını korumalıdır.
HMK m.128, m.190, m.266
TMK m.6
Yargıtay HGK, 2020/(13)3-340 E., 2022/1195 K.; 3. HD, 2016/4487 E., 2018/3858 K.