Karar İncelemesi Tasarrufun İptali Davalarında Her Yakınlık Kötü Niyet Değildir


Tasarrufun İptali Davalarında Her Yakınlık Kötü Niyet Değildir: Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 2023/7875 E., 2024/10039 K. Sayılı Kararının İncelenmesi

Tasarrufun iptali davalarında uygulamada sık karşılaşılan bir düşünce kalıbı vardır:

Borçlu ile üçüncü kişi arasında ticari veya sosyal bir ilişki varsa, üçüncü kişinin borçlunun mali durumunu ve mal kaçırma kastını bildiği varsayılabilir mi?

Bir başka önemli soru ise şudur:

Tapuda gösterilen satış bedeli ile taşınmazın gerçek değeri arasındaki her farklılık tasarrufun iptalini gerektirir mi?

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.10.2024 tarihli, 2023/7875 Esas ve 2024/10039 Karar sayılı ilamı, bu iki soruya oldukça önemli cevaplar vermektedir.

Karar ayrıca tasarrufun iptali davalarında İİK m.105 anlamında geçici aciz belgesinin nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda da dikkat çekici bir belirleme içermektedir.

Kararın önemi yalnızca ulaştığı sonuçtan kaynaklanmamaktadır. Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesinin gerekçesini hukuken isabetli bulmamasına rağmen, davanın esastan reddedilmesi gerektiğini kabul ederek sonucu onamıştır.

1. Uyuşmazlığın Konusu Neydi?

Dava, İcra ve İflas Kanunu'nun 277 ve devamı maddelerine dayanan bir tasarrufun iptali davasıdır.

Davacı alacaklı, borçlular hakkında icra takipleri yürütüldüğünü, takiplerin kesinleştiğini, borcun ödenmediğini ve yapılan hacizlerde borcu karşılayacak malvarlığı bulunamadığını ileri sürmüştür.

Davacıya göre borçlular, alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla bir dükkân niteliğindeki taşınmazı üçüncü kişiye devretmişlerdir. Bu nedenle söz konusu tasarrufun iptali istenmiştir.

Üçüncü kişi konumundaki davalı ise işlemin muvazaalı olmadığını savunmuştur.

Savunmaya göre taşınmaz karşılığında 300.000 TL ödeme yapılmış, bu ödeme borçluya ait şirketin banka hesabına gönderilmiş ve ayrıca taşınmaz üzerindeki banka ipoteğinin kaldırılması için de ödeme gerçekleştirilmiştir.

Davalı ayrıca borçlularla aralarında gerçek bir alacak-borç ilişkisi bulunduğunu ve bu alacağın tahsili amacıyla daha sonra icra takibi dahi başlattığını ileri sürmüştür.

İşte kararın düğümü tam burada atılmıştır.

2. İlk Derece Mahkemesi: Satış Bedeli ile Gerçek Değer Arasında “Misli Aşan Fark” Yok

İlk Derece Mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesinde taşınmazın devir tarihindeki gerçek değeri 450.000 TL olarak belirlenmiştir.

Dosyada ise üçüncü kişinin taşınmazın satış bedeline mahsuben 300.000 TL ödeme yaptığı tespit edilmiştir.

Mahkeme bu nedenle taşınmazın gerçek değeri ile satış bedeli arasında “misli aşan bir fark” bulunmadığını kabul etmiştir.

Bu tespit tasarrufun iptali davaları bakımından son derece önemlidir.

Çünkü bir malın gerçek piyasa değeri ile satış bedeli arasında herhangi bir fark bulunması, tek başına tasarrufun iptalini gerektirmez.

Piyasa ekonomisinde malların bilirkişinin sonradan belirlediği matematiksel rayiç üzerinden satılması zorunlu değildir.

Pazarlık vardır.

Ekonomik ihtiyaç vardır.

Malın likidite ihtiyacı nedeniyle hızlı satılması vardır.

Tarafların ticari koşulları vardır.

Dolayısıyla “rayiçten düşük satış” ile “tasarrufun iptalini gerektirecek derecede bedel farkı” aynı şey değildir.

Yargıtay kararının en değerli taraflarından biri de bu ayrımı korumasıdır.

3. Tapudaki Bedel Tek Başına Esas Alınmadı: Üçüncü Kişinin Gerçekte Yaptığı Ödeme Dikkate Alındı

Kararın bence uygulama bakımından en önemli noktalarından biri burada ortaya çıkmaktadır.

Yargıtay değerlendirmesinde yalnızca tapuda yazılı bedele bakmamıştır.

Kararda açıkça;

“dava konusu taşınmazı devralan davalı 3. kişinin yaptığı ödeme de dikkate alındığında”

değerlendirme yapılması gerektiği kabul edilmiştir.

Bu yaklaşım önemlidir.

Çünkü tasarrufun iptali davasında ekonomik gerçeklik yalnızca resmî senette yazılı rakamdan ibaret olmayabilir.

Somut olayda üçüncü kişi taşınmazı devraldıktan sonra taşınmaz üzerindeki ipotek borcunu da kapatmıştır. Yargıtay bunu da değerlendirmesine dahil etmiştir.

Buradan çıkarılabilecek önemli sonuç şudur:

İvazlar arasındaki fark araştırılırken üçüncü kişinin tasarruf nedeniyle fiilen üstlendiği ekonomik yükün tamamı değerlendirilmelidir.

Dolayısıyla yalnızca tapudaki satış rakamının alınarak bilirkişi rayiciyle karşılaştırılması her somut olayda yeterli olmayabilir.

Banka transferleri, ipotek kapatma ödemeleri, borç üstlenmeleri ve tasarruf nedeniyle gerçekleştirilen diğer gerçek ödemeler de araştırılmalıdır.

4. Sosyal ve Ticari İlişki Kötü Niyetin Otomatik Kanıtı Değildir

Kararın belki de tasarrufun iptali davaları bakımından en dikkat çekici yönü üçüncü kişinin kötü niyetinin değerlendirilmesidir.

Dosyada taraflar tamamen birbirinden habersiz yabancılar değildir.

İlk Derece Mahkemesinin tespitine göre borçlulardan biri ile taşınmazı devralan üçüncü kişi sosyal medya platformunda arkadaştır.

Bununla da kalmamaktadır.

Üçüncü kişinin şirketine ait araçların yakıt ihtiyaçları borçlulara ait petrol istasyonundan karşılanmaktadır.

Buna rağmen İlk Derece Mahkemesi bu olguları, üçüncü kişinin borçluların mali durumunu ve alacaklılardan mal kaçırma kastını bildiğini kabul etmek için yeterli görmemiştir.

Davacı ise istinaf aşamasında tam tersini savunmuştur.

Sosyal medya arkadaşlığı, ticari ilişki, aynı şehirde faaliyet gösterilmesi ve diğer ticari bağlantıların birlikte değerlendirilmesi hâlinde üçüncü kişinin borçluların mali durumunu bilebilecek konumda olduğunun kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Yargıtay bu görüşü benimsememiştir.

5. Yargıtay'ın Kritik Tespiti: “Salt Bu Durum” Yeterli Değildir

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, borçluların işlettiği otobüs firmasının üçüncü kişiye ait akaryakıt istasyonundan yakıt aldığını ve bu nedenle taraflar arasında bir borç ilişkisinin bulunduğunu kabul etmiştir.

Ancak Daire bunun ardından çok önemli bir sınır çizmiştir.

Yargıtay'a göre salt bu durum, üçüncü kişinin borçlunun mal kaçırma kastını bilen veya bilmesi gereken kişilerden olduğunu göstermeye yetmez.

Bu tespit tasarrufun iptali davalarında oldukça değerlidir.

Çünkü uygulamada zaman zaman şu akıl yürütmeye rastlanmaktadır:

Tanışıyorlar → ticaret yapıyorlar → birbirlerinin mali durumunu biliyorlardır → mal kaçırma kastını da biliyordur → üçüncü kişi kötü niyetlidir.

Oysa bunların her biri birbirinden farklı olgulardır.

Bir kişiyi tanımak başka şeydir.

Onunla ticaret yapmak başka şeydir.

Mali durumunun bozulduğunu bilmek başka şeydir.

Belirli bir tasarrufun alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirildiğini bilmek ise bambaşka bir şeydir.

Aradaki boşluk, varsayımla değil delille doldurulmalıdır.

6. Karar “Yakınlık Hiçbir Zaman Önemli Değildir” Demiyor

Burada kararın sınırını doğru çizmek gerekir.

Yargıtay'ın bu ilamından;

“Taraflar arasındaki yakınlık veya ticari ilişki tasarrufun iptali davasında hiçbir zaman dikkate alınamaz.”

şeklinde kategorik bir sonuç çıkarılmamalıdır.

Karar böyle söylememektedir.

Kararın söylediği daha ölçülü ve hukuken daha değerlidir:

Somut olayda mevcut ticari ve sosyal ilişki, üçüncü kişinin mal kaçırma kastını bildiğini veya bilmesi gerektiğini göstermek için tek başına yeterli değildir.

Dolayısıyla değerlendirme yine somut olay üzerinden yapılacaktır.

Tarafların ilişkisinin yoğunluğu, tasarrufun zamanı, ödeme biçimi, gerçek satış bedeli, borçlunun ekonomik durumu, üçüncü kişinin bu durumdan haberdar olduğuna ilişkin yazışmalar, ticari kayıtlar ve diğer objektif emareler birlikte değerlendirilmelidir.

Bu ayrım özellikle önemlidir; çünkü tasarrufun iptali hukukunda karine ile varsayım birbirine karıştırılmamalıdır.

7. İvazlar Arasındaki Fark ile Kötü Niyet Ayrı Ayrı İncelenmelidir

Karardan çıkan bir başka önemli sonuç da budur.

Tasarrufun iptali incelemesinde iki farklı mesele birbirine karıştırılmamalıdır:

Birincisi: Malın tasarruf tarihindeki gerçek değeri ile üçüncü kişinin fiilen ödediği bedel arasındaki ilişki.

İkincisi: Üçüncü kişinin borçlunun alacaklılarına zarar verme kastını bilip bilmediği.

Somut olayda Yargıtay her ikisini de incelemiştir.

Bir taraftan üçüncü kişinin yaptığı ödemeler dikkate alındığında tasarruf tarihindeki gerçek değer ile bedel arasında mislini aşan fark bulunmadığını kabul etmiş;

diğer taraftan mevcut ticari ilişkinin üçüncü kişinin mal kaçırma kastını bildiğini göstermeye yeterli olmadığını belirtmiştir.

Dolayısıyla;

“Bedel rayiçten düşük → üçüncü kişi kötü niyetlidir.”

şeklinde otomatik bir hukuki sonuç kurulamaz.

Her iki unsurun kendi ispat rejimi içinde değerlendirilmesi gerekir.

8. Kararın Diğer Önemli Boyutu: Haciz Tutanağı Geçici Aciz Belgesi Sayılabilir

Dosyanın ilginç taraflarından biri de Bölge Adliye Mahkemesi ile Yargıtay'ın aciz belgesi konusunda farklı düşünmesidir.

Bölge Adliye Mahkemesi, borçluların adreslerinde yapılan haciz işlemlerinin İİK m.105 anlamında geçici aciz belgesi niteliğinde olmadığı kanaatine varmış ve bu nedenle davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar vermiştir.

Yargıtay ise bu gerekçeyi doğru bulmamıştır.

Daire, dosyadaki haciz tutanaklarının İİK m.105 kapsamında aciz belgesi niteliğinde olduğunu kabul etmiş ve Bölge Adliye Mahkemesinin kesin veya geçici aciz belgesi bulunmadığı yönündeki gerekçesinin yerinde olmadığını açıkça belirtmiştir.

Fakat burada ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştır.

Yargıtay;

“BAM'ın aciz belgesi gerekçesi yanlış ama dava zaten esastan reddedilmelidir.”

sonucuna ulaşmıştır.

Bu nedenle karar bozulmamış, sonucu itibarıyla onanmıştır.

9. Tasarrufun İptali Davalarında Savunma Nasıl Kurulmalıdır?

Bu karar özellikle üçüncü kişi konumundaki davalılar açısından savunmanın yalnızca;

“Ben iyi niyetliyim.”

cümlesinden ibaret bırakılmaması gerektiğini gösteriyor.

Savunma mümkün olduğunca ekonomik gerçekliği ortaya koymalıdır.

Örneğin ödeme banka aracılığıyla yapılmışsa banka kayıtları sunulmalıdır.

Taşınmaz üzerindeki ipotek kapatılmışsa bu ödeme gösterilmelidir.

Satış bedelinin başka bir borca mahsup edildiği ileri sürülüyorsa bu borç ilişkisi belgelenmelidir.

Tarafların daha sonra birbirlerine karşı icra takibi yürütmüş olması gibi muvazaa iddiasıyla bağdaşmayan objektif olgular ortaya konulmalıdır.

Ve en önemlisi, tasarruf tarihindeki gerçek piyasa değeri doğru biçimde belirlenmelidir.

Çünkü gerçek rayiç yanlışsa ivaz karşılaştırması da yanlış olur.

10. Kararın Araç Satışlarına Dayalı Tasarrufun İptali Davalarına Etkisi

Karar taşınmaz devrine ilişkin olmakla birlikte ortaya koyduğu prensipler araç satışlarına ilişkin tasarrufun iptali davalarında da önem taşımaktadır.

Bir aracın bilirkişi tarafından 150.000 TL değerinde olduğunun belirlenmesi ve noter satış sözleşmesinde 80.000 TL görülmesi tek başına bütün tartışmayı sona erdirmez.

Önce gerçekten şu sorular cevaplandırılmalıdır:

Aracın tasarruf tarihindeki gerçek değeri nedir?

Bilirkişi aracı görmüş müdür?

Kilometresi nedir?

Hasar geçmişi nedir?

Motor ve şanzıman durumu nasıldır?

İnternet ilanı mı kullanılmıştır, yoksa gerçekleşmiş emsal satışlar mı araştırılmıştır?

Üçüncü kişi ayrıca başka bir ekonomik yük üstlenmiş midir?

Bedel gerçekten ödenmiş midir?

Ancak bundan sonra ivazlar arasında tasarrufun iptalini gerektirecek bir fark bulunup bulunmadığı tartışılabilir.

Bu yönüyle Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin incelediğimiz kararı, rayiç değer tespitinin şekli değil gerçek ekonomik değer üzerinden yapılması gerektiğini de göstermektedir.

11. Sosyal Medya Arkadaşlığı Bile Tek Başına Yeterli Görülmediyse...

Kararın günümüz uyuşmazlıkları bakımından belki de en çarpıcı tarafı budur.

Davacı taraf üçüncü kişinin borçlularla sosyal medya bağlantısını, aynı ekonomik çevrede faaliyet göstermelerini ve aralarındaki ticari ilişkiyi kötü niyetin emareleri olarak göstermiştir.

Buna rağmen kötü niyet kabul edilmemiştir.

Buradan hareketle şu sonuca ulaşmak mümkündür:

Bir sosyal medya bağlantısı, ticari alışveriş veya sosyal tanışıklık; somut başka deliller bulunmadıkça üçüncü kişinin borçlunun alacaklılardan mal kaçırma kastını bildiğinin otomatik ispatı değildir.

Bu yaklaşım, tasarrufun iptali davalarının varsayımlarla genişletilmesinin önüne geçen önemli bir güvencedir.

Çünkü aksi kabul edilirse aynı ilçede yaşayan, aynı sektörde ticaret yapan, birbirinden alışveriş yapan veya sosyal medyada bağlantısı bulunan kişilerin gerçekleştirdiği her malvarlığı işlemi şüpheli hâle gelir.

İİK m.277 ve devamındaki düzenlemelerin amacı hukuka uygun ekonomik işlemleri ortadan kaldırmak değil, alacaklıya zarar vermek amacıyla gerçekleştirilen ve kanunun iptal yaptırımına bağladığı tasarrufları etkisiz hâle getirmektir.

12. Karardan Çıkan Beş Temel İlke

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 2023/7875 E., 2024/10039 K. sayılı kararından uygulama açısından şu temel sonuçların çıkarılabileceği kanaatindeyiz:

  1. Tasarrufun iptali davasında gerçek ekonomik bedel araştırılmalıdır. Tapudaki rakam yanında üçüncü kişinin fiilen yaptığı ödemeler ve üstlendiği ekonomik yükler de önemlidir.

  2. Gerçek değer ile satış bedeli arasındaki her fark iptal sebebi değildir. Somut kararda mislini aşmayan fark yeterli görülmemiştir.

  3. Ticari veya sosyal ilişki tek başına kötü niyeti kanıtlamaz. Üçüncü kişinin borçlunun mal kaçırma kastını bildiği veya bilmesi gerektiği somut olayın diğer delilleriyle ortaya konulmalıdır.

  4. İvazlar arasındaki fark ile üçüncü kişinin kötü niyeti birbirinden ayrı değerlendirilmelidir. Birindeki şüphe diğerinin otomatik ispatı değildir.

  5. Haciz tutanakları İİK m.105 koşullarında geçici aciz belgesi niteliği taşıyabilir. Bu nedenle aciz hâli yalnızca ayrıca düzenlenmiş kesin aciz vesikası bulunup bulunmadığına bakılarak değerlendirilmemelidir.

Sonuç

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22.10.2024 tarihli kararı, tasarrufun iptali davalarında ispatın sınırlarını göstermesi bakımından önemli bir karardır.

Kararın verdiği mesaj oldukça nettir:

Şüphe başka, ispat başkadır.

Borçlu ile üçüncü kişinin birbirini tanıması, sosyal medyada arkadaş olması veya aralarında ticari ilişkinin bulunması kuşku yaratabilir; fakat bu olgular her somut olayda üçüncü kişinin borçlunun mal kaçırma kastını bildiğini kendiliğinden kanıtlamaz.

Aynı şekilde bir malın bilirkişi tarafından belirlenen gerçek değeri ile satış bedeli arasında fark bulunması da tek başına tasarrufun iptali anlamına gelmez.

Mahkemenin araştırması gereken;

gerçek tasarruf bedeli, gerçek piyasa değeri, yapılan diğer ödemeler ve üçüncü kişinin borçlunun alacaklılara zarar verme kastını bildiğini gösteren somut delillerin bulunup bulunmadığıdır.

Nitekim incelenen olayda Yargıtay; üçüncü kişinin yaptığı ödeme ve taşınmaz üzerindeki ipoteği kapatmasını dikkate almış, gerçek değer ile bedel arasında mislini aşan fark bulunmadığını belirlemiş ve taraflar arasındaki ticari ilişkinin üçüncü kişinin mal kaçırma kastını bildiğini göstermeye tek başına yeterli olmadığı sonucuna ulaşmıştır.

Sonuç olarak tasarrufun iptali davası, “taraflar birbirini tanıyor, öyleyse işlem muvazaalıdır” basitliğine indirgenemez.

Hukuk, hayatın olağan akışını dikkate alır; fakat hayatın olağan akışının yerini delil alamaz.

Yakınlık bir olgudur. Kötü niyet ise hukuken ortaya konulması gereken bir sonuçtur.


İncelenen Karar:
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 22.10.2024, E. 2023/7875, K. 2024/10039.

İlgili Mevzuat:
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m.105, m.277 ve devamı.

Av. Onur Küçükyetim

Bu makale hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup somut uyuşmazlıklar bakımından hukuki danışmanlık niteliğinde değildir.

https://onurkucukyetim.av.tr/