Ceza yargılamasında bazen çok tehlikeli bir psikoloji oluşur:
Bir suç isnadı vardır.
Bir şikâyet vardır.
Bir iddia vardır.
Ve toplum çoğu zaman farkında olmadan şu noktaya kayar:
“Sanık suçsuz olduğunu ispatlasın.”
Oysa hukuk devletinde olması gereken tam tersidir.
Çünkü modern ceza hukukunun temel ilkesi şudur:
“Hiç kimse suçsuzluğunu ispatlamak zorunda değildir.”
Asıl yükümlülük devlete aittir.
Yani;
savcılık,
kolluk,
iddia makamı
sanığın suçlu olduğunu, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ortaya koymak zorundadır.
Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin 2019/7299 Esas, 2020/1587 Karar sayılı ilamındaki karşı oy yazısı da tam olarak bu noktada son derece önemli bir hukuki tartışma ortaya koymuştur.
Dosyada sanık hakkında;
çocuğun nitelikli cinsel istismarı,
kişiyi hürriyetinden yoksun kılma
suçlarından mahkûmiyet kararı verilmiştir.
Yerel mahkeme ve çoğunluk görüşü;
mağdurenin beyanlarını esas alarak mahkûmiyet hükmünü onamıştır.
Ancak kararda iki üyenin yazdığı karşı oy, ceza muhakemesinin en temel prensiplerinden birini çok güçlü şekilde hatırlatmıştır.
Karşı oy yazısında şu ifadeye yer verilmiştir:
“Sanık hiçbir şekilde savunmasını ve suçsuzluğunu ispatlamak zorunda değildir. Devlet sanığın suçluluğunu ispatlayacaktır.”
Aslında tek bir cümle…
Ama ceza hukukunun omurgasını oluşturan bir cümle.
Çünkü hukuk devletinde:
Suç isnadı = otomatik suçluluk değildir.
Bir kişinin hakkında dava açılması, gözaltına alınması, hatta tutuklanması bile onun suçlu olduğu anlamına gelmez.
Medeni yargılamadan farklı olarak ceza hukukunda:
İspat yükü:
iddia makamındadır,
savcılıktadır,
devlettedir.
Bu nedenle sanığın:
susma hakkı vardır,
savunma yapmama hakkı vardır,
delil sunmama hakkı vardır.
Ve sırf savunmasını “kanıtlayamadı” diye mahkûmiyet kurulamaz.
Çünkü ceza yargılamasında soru şudur:
“Sanık suçsuz olduğunu ispatladı mı?”
değil;
“Devlet suçluluğu kesin şekilde ispatlayabildi mi?”
sorusudur.
Karşı oy yazısı tam da bu noktaya dikkat çekmektedir.
Karşı oy yazısında özellikle şu husus üzerinde durulmuştur:
Dosyada;
mağdure beyanı,
sanık savunması,
doktor raporu
dışında doğrudan bir delil bulunmamaktadır.
Karşı oy sahipleri;
olayın görgü tanığı olmadığını,
kamera kaydı bulunmadığını,
fiziksel bulguların sınırlı olduğunu,
bazı iddiaların doktor raporuyla doğrulanmadığını
vurgulamıştır.
Özellikle şu değerlendirme dikkat çekicidir:
“Mağdurenin herhangi bir delille desteklenmeyen soyut beyanı tek başına sanığın mahkûmiyetine esas alınamaz.”
Bu ifade ceza hukukunda yıllardır tartışılan çok kritik bir alanı göstermektedir.
Hayır.
Karşı oyun söylediği şey bu değildir.
Türk ceza hukukunda mağdur beyanı elbette önemli bir delildir.
Hatta bazı suç tiplerinde tek doğrudan delil mağdur anlatımı olabilir.
Ancak burada temel mesele şudur:
Mahkûmiyet için beyanın;
tutarlı,
hayatın olağan akışına uygun,
başka delillerle desteklenebilir,
şüpheyi ortadan kaldıracak güçte
olması gerekir.
Karşı oy yazısı da aslında bunu tartışmaktadır.
Ceza hukukunun en temel ilkelerinden biri:
yani:
“Şüpheden sanık yararlanır.”
ilkesidir.
Eğer olayın oluş şekli konusunda:
çözülemeyen şüphe,
ciddi çelişki,
delil eksikliği
varsa;
mahkeme mahkûmiyet değil, beraat kararı vermelidir.
Karşı oy yazısının özü de tam olarak budur.
Uygulamada çoğu kişi yalnızca çoğunluk kararını okur.
Oysa bazen hukuk tarihine yön veren düşünceler:
Çünkü karşı oylar;
alternatif hukuki bakış açısını,
özgürlük eksenli yaklaşımı,
temel hak hassasiyetini
ortaya koyar.
Bu dosyadaki karşı oy da;
özellikle:
masumiyet karinesi,
ispat yükü,
soyut beyanın sınırları,
ceza yargılamasında kesin delil zorunluluğu
bakımından son derece dikkat çekicidir.
Masumiyet karinesi yalnızca teknik bir hukuk kuralı değildir.
Medeniyetin çizgisidir.
Çünkü bir toplumda insanlar;
“Suçsuz olduklarını ispatlayamadıkları için”
cezalandırılmaya başlanırsa,
orada hukuk devleti değil; korku düzeni oluşur.
Bu yüzden modern hukuk şunu söyler:
“Bir suçlu cezasız kalabilir; ama bir masumun haksız yere cezalandırılması daha büyük tehlikedir.”
Yargıtay 14. Ceza Dairesi kararındaki karşı oy yazısı, ceza muhakemesinin en temel ilkesini güçlü şekilde hatırlatmaktadır:
Sanık suçsuzluğunu ispatlamak zorunda değildir.
Asıl yükümlülük devlete aittir.
Mahkûmiyet için;
kesin,
tutarlı,
şüpheden uzak,
inandırıcı deliller
gereklidir.
Çünkü ceza hukuku;
varsayımla değil, ispatla hüküm kurar.
Ve hukuk devletinin gerçek gücü;
suçluları cezalandırmasında değil, masumları koruyabilmesinde ortaya çıkar.
Yargıtay 14. Ceza Dairesi, 27.02.2020 T., 2019/7299 E., 2020/1587 K.